Leyla doğmadan önce çok takmamıştım bu konuyu kafaya. Organik ürünleri ancak karşıma çıktıkça alıyordum. Ama ne zaman Leyla katı gıdaya başladı, direkt organiğe bağladım mutfağı. Yoğurttan yumurtaya, sütten meyveye-sebzeye kadar bütün gıdaları organik ise alıyorum.
Çok uzun bir süre bir web sitesi üzerinden hizmet veren Organikce firmasından sipariş ettim sebze ve meyveleri. Sonra onlar bir anda ortadan kaybolunca, tam da o sıralarda mahallemizde de açılan Tarladan Eve isimli manavdan alışveriş yapmaya başladım. Bu arada İstanbul dışında başka bir yer daha keşfettim, malları da harikaydı ama organik olmadıklarını öğrenince vazgeçtim. En azından Leyla’nın yemekleri için.
Bu organik konusu çok karışık ve dallı budaklı. Böyle benim gibi bir amatörün yazdığı üç satırla olmaz ama madem ki anneyim, çocuğumun sağlığı ve geleceği için bu konuya önem veriyorum, düşüncelerimi ve edindiğim bilgilerden derlediklerimi yazayım.
Bir kere kimse şunu demesin, “Biz çocukken organik mi vardı kardeşim?” Evet, yoktu. Ama biz çocukken bu kadar çok sanayi, bu kadar çok genetik araştırma, bozulmuş tohum, bu kadar çok kanser vakası var mıydı? Bilim/tıp, ‘insan sağlığı’ adına da olsa bu kadar ilerlemiş, sınırları böyle aşmış mıydı? Tarlaları insanlık ilerledikçe ortaya çıkan garip hastalıklar sarmıyor, onlarla mücadele için milyar dolarlık pazarlara gerek duyulmuyordu.
Ürünü tarlada hastalanmaktan kurtaran, her şeyin güzelini, şekillisini seven estetik dostu insanlara güzel ve birörnek kılan, raf ömrünü uzatan pestisidlerin neler yapabildiğini sayayım mı?
Kanser, akciğer hastalıkları, kısırlık, bağışıklık sistemi hastalıkları. Hayvanlarda yapılan araştırmalara göre dahası da var: Beyin kimyasının kalıcı olarak bozulması sonucu davranışsal sorunlar, öğrenme güçlükleri, beyin ve sinir sisteminin zarar görmesi. Yeter mi? Yetmez diyen Google’lasın, binlerce ciltlik bilgiye ulaşsın.
O yüzden becerebildiğim sürece başta Leyla için meyvenin sebzenin, kremin, kumaşın, her şeyin organik olanını kullanacağım.
Yaran mı var, bugüne kadar ne yedin de başına ne geldi, diye de sormayın. Allah’a şükür sağlıklım, sağlıklıyız. Bildiğim kadarıyla en azından. Ama bu pestisid denen meret vücuda girer girmez göstermiyor ki etkisini. Bir şey yokmuşçasına yiyorsunuz yiyorsunuz, yıllar, onyıllar sonra çakıyor selamı. Ki o selam daha çok, “Hadi sana eyvallah” kıvamında oluyor.
Üstelik çocuğum kimyasallara karşı benden daha dayanıksız. Çocukların bünyeleri pestisidleri daha hızlı ve kolay absorbe ediyor. Bize göre daha az çeşit gıda tükettikleri ve yetişkinlere kıyasla daha fazla miktarda yedikleri için bazı kimyasallara daha fazla maruz kalabiliyorlar. Hâlâ gelişmekte olan mide-bağırsak sistemleri yüzünden bunları parçalayamıyor, sistemden atamıyorlar. Ötesi, pestisidler gıdaların içindeki besin değeri yüksek elementleri almalarına engel oluyor.
Organik tarımın baş şartlarından biri, sentetik gübre ve böcek ilacı kullanılmaması, tarımda kullanılan diğer kimyasalların yasak olması. Ama sadece bunlar değil, onlarca başka kritere de uyması lazım. Bunu da ancak uzman kurumlar sertifikalandırılabilir. Tarım yapılacak alanın sertifikalandırılması da yeterli değil, mahsulün de testleri geçmesi gerekiyor.
Bir de şu laf türedi yakın zamanda: “Doğal olarak üretilmiştir.” Doğal üretim, organikle aynı mıdır? Cevap veriyorum: Kesinlikle hayır! Her şeyin doğalı, en sağlıklısı demek değildir. En etkili zehirlerin, ilaçların doğadan gelen malzemelerle hazırlandığını söylemem size bir şey ifade eder mi? Tamamen doğal diye kullandığınız ürünlerle sağlığınızın canına okuyabilirsiniz.
O yüzden, beyni ve vücudu sağlıklı bir nesil için, organik olarak yetiştirilmiş, sertifikalı ürünleri tercih edin. Gözünüzü de korkutmasın; sertifikalı organik meyve ve sebze eskisi kadar pahalı değil, gayet ulaşılabilir fiyatlara satılıyor.
Benim için artık meyve sebzede şu geçerli: Ne kadar küçük, ne kadar eğri büğrü, ne kadar çabuk bozuluyor; o kadar sağlıklı.
EVRİM SÜMER - Radikal
12/08/2011