Tarih oluşurken biz de içinde bulunduğumuzdan, o sırada tam olarak ne olup bittiğini anlayamayız genellikle. Mesela ‘Arap Baharı’ olarak adlandırılan ve başlangıcında içerdiği devrimsel momentle müthiş bir umut dalgası yayan olaylar dizisinin gerçekte ne -yekvücut halk eylemleri mi, geç kalmış burjuva (döneme uygun biçimde, ‘küçük burjuva’?!) devrimleri mi, kurulacak yeni İslam cumhuriyetleri üzerinden oynanan yeni emperyalist oyunlar mı, hepsi birden mi ya da bambaşka bir şey mi?..- olduğuna dair belirsizlikler de biraz bu ‘tarihin içinde bulunma’ meselesinden kaynaklanıyor. Tarih ‘oluyor’ ve biz de içinden geçiyoruz; kendimizi biraz dışarıya çekip mesafeli ve soğukkanlı bakamadığımız bir geçiş hali bu... Bir süre sonra olayların sıcaklığı azaldığında diyalektik bağlantıları daha net görecek ve olan biteni daha doğru tanımlayabileceğiz.
Sinema tarihi söz konusu olduğunda da durum aynıdır aslında, o sırada olup biteni analiz etmek kolay değildir. Mesela müzikal filmler çağında kimse çıkıp da ‘1929 ekonomik buhranı-yaklaşan savaş-kitle kültürü ilişkisi’ üzerinden müzikallerin tam olarak nereye denk düştüğünü söyleyememiş, bunun aslında Amerikan halkının ilgisini kanalize ve manipüle etmek için kullanılan ideolojik aygıtın yeni bir aparatı olduğuna dair tanımlamalar için aradan epey zaman geçmesi gerekmiştir. Aynı şeyi ekonomik buhranın başka bir üstyapısal ürünü olan western başta olmak üzere diğer film türleri için de söylemek mümkün. Oysa bugün sinema-tarih ilişkisi bağlamında ilginç bir noktadayız; belki sinema kuramında son 50 yıldır kat edilen büyük aşamanın da etkisiyle, seyircisi olarak içinden geçtiğimiz tarihi şimdiden analiz edebiliyor, o hafta izlediğimiz bir filmi tarihsel bağlamda yerine oturtabiliyoruz. Örneğin gelecekte yapılacak ve ‘21. yüzyıl başlarında sinemanın ne anlattığını inceleyecek bir sosyolojik çalışmanın içereceği başlıkların çoğunu şimdiden tahmin edebilecek durumdayız. Bunlardan biri, belki de en önemlisi ‘salgın filmleri’ olacak…
‘Salgın filmleri’ diye bir tür yok tabii, fakat böyle çok ciddi bir eğilim var artık; soğuk Savaş’ın etkisiyle 20. yüzyılın son çeyreğinde de örneklerine rastlanan, ama özellikle son on yılda resmen zirveye tırmanan bir anlatısal eğilim... Bu anlatılarda, doğal evrim süreçlerinden ziyade insan yapımı virüslerin yol açtığı korkunç salgınlar sonucu nüfusun tamamına yakınının öldüğü ya da insandan başka bir şeye dönüştüğü korkutucu bir dünya tasarımıyla karşılaşırız. Bu, ölümcül salgının nadiren doğadan geldiği (Fatal Contact: Bird Flu in America-2006, Under Our Skin-2008), genellikle tıpkı bir e-posta gibi –sosyal medyaya dikkat!- yayıldığı (Contagion/Salgın-2011), hatta bazen en basit iletişim yöntemi olan konuşma/işitme yoluyla bulaştığı (Pontypool/Öldüren Kelimeler-2008), virüsün bazen uzaydan -‘yabancı’lardan- geldiği (The Invasion/İstila-2007), insanların çoğunun zombiye veya vampire dönüştüğü (Resident Evil serisi-2002/2004/2007/2008(animasyon)/2010, Mutants-2009, Daybreakers/Vampir İmparatorluğu-2009, Zombieland-2009, Stake Land/Vampir Cehennemi-2010, The Walking Dead-2010(TV dizisi), 28 Gün Sonra-2002, 28 Hafta Sonra-2007, eğer insan adlı canavar kıyamet mitlerini gerçekleştirmek için özel bir çaba harcamaz da 2012’den sağ salim çıkarsak 2013’te izleyeceğimiz 28 Ay Sonra...), bazen tüm insanların aniden körleştiği (Blindness/Körlük-2008), artık çoğalamadığı (Children of Men/Son Umut-2006), salgının sınıfsal farklılıkları daha da görünür yaptığı (Land of the Dead-2005, Doomsday-2008, Carriers/Veba-2009, The Gerber Syndrome-2011) bir dünyadır –Del Toro/Hogan ikilisinin ürkütücü romanı The Strain ya da Max Brooks’un güya Birleşmiş Milletler için yapılan bir araştırmadan ürettiği ve sözlü tarih çalışmalarına benzer biçimde yazdığı müthiş hiperrealist anlatısı World War Z’nin çok iyi örneklediği gibi, bu eğilimin edebiyatta da epey örneği var...
Bu anlatıların hepsinin maddi temeli var tabii; hatırlarsınız, geçen ayın haberiydi: Sadece hayvanlara zarar veren bir grip virüsünün kaç mutasyon geçirirse insan öldürebilecek hale geleceğini belirlemeye çalışan bilim insanları uzun süre uğraşarak sonunda virüsün beşinci mutasyonda insan öldürebilecek bir şeye dönüştüğünü tespit ettiler. Neyse ki korkmamıza gerek yok, çünkü beş mutasyon geçirmiş bu virüs şu anda Avrupa ve Amerika’daki bazı laboratuarların özel kasalarında duruyor. Ya da, belki özellikle korkmamız gerek, çünkü şu an Avrupa ve Amerika’daki bazı laboratuarların kasalarında mutasyon geçirmiş ve bu satırları okuyan herkesi öldürmeye aday virüsler var! Eh böyle bir ortamda sinema sektörünün bu konuya eğilmesi kaçınılmaz tabii...
Ama sektörün salgın hikâyeleriyle ilişkisinde bu virüsler nereden baksanız kendisine ancak üçüncü sırada yer bulabiliyor. İkinci sırada sosyal ağlar, ilk sıradaysa -önümüzdeki hafta devam etmek üzere- yüzde 1/yüzde 99 karşıtlığı var.
Uğur Kutay
12 Kasım 2011
Birgün Gazetesi