Hocaefendi'nin literatürüne vakıf olan insanlar, 'insanın' onun düşünce dünyasında ne manâ ifade ettiğini gayet iyi bilirler. Ona göre 'insan' demek, her şeyden önce 'İslam' demektir.
Bu demek değildir ki İslam olmayan insan değildir. Hayır; ama insanlığın kemal zirvesine ancak İslam ile, İslam'ın değerlerini hayata hayat kılmakla çıkılır. Onun içindir ki kâmil insan, kâmil Müslüman'la eşdeğerdir.
Ona göre insan demek; ukbayı dünyaya önceleyen kişi demektir. Ukba-dünya muvazenesini yapamayan; yapamayıp ebed için yaratılmış bütün kabiliyetlerini şu fani ve geçici dünya için kullanan insanın, insanlıktan nasibi, işte o kadardır. Öyle ya Hakk'ı, O'nun emir ve yasaklarını unutup dünyayı yegane matlup ve ma'bud yapan, ahiret de dahil her şeyi dünya ölçülerine göre değerlendiren insan, hangi ölçüde insandır?
Ona göre insan demek; tekvini ve teşrii kurallara bir bütün olarak bakan varlıktır. Allah'ın kâinata koyduğu tekvini, peygamberler vasıtasıyla bizlere öğrettiği kurallar da teşrii'dir. Bu kuralları kabulleniş ve uygulayışta bütünlüğü yakalayan kişi ve toplumlar kemale doğru yol alır. Sebepler üstü değil sebepler dairesi içinde yaşadıklarının farkında olarak işlerini ona göre programlarlar. Allah'ın ekstradan lütuf ve ihsanlarına gelince; onlar bazen sebepler üstü olsa da, genelde sebeplere riayetle birlikte gelen şeylerdir. Şu vecize Hocaefendi'ye ait: "Önce plan ve program; sonra lütuf ve ihsan."
Ona göre insan demek; Allah'a kul olan demektir. Kayıtsız-şartsız, ama'sız-fakat'sız Rabb'isinin her türlü emir ve yasağına can-ı gönülden evet diyen, inanç ve amel bütünlüğü içinde onları Allah'ın teftişine arz eder ciddiyette yerine getiren kişidir insan. Te'vil ve tefsir istemeyen, "Ben cinleri ve insanları başka değil, sadece ve sadece Bana ibadet etsinler diye yarattım." ayeti zaten bunu anlatmıyor mu?
Ona göre insan demek; adalet ve eşitliği içtimai hayatın neresinde bulunursa bulunsun her daim gözeten, Allah hakkına riayet ölçüsünde kul hakkına riayet eden canlı demektir. Kul hakkında kusuru olanlar yiyen-içen, yürüyen-koşan, gülen-oynayan sureta canlı olsalar bile, aslında kalp ve ruhları ölmüş birer cansızdırlar. Yaptıkları zulümler, baskılar ve suistimallere bağlı olarak farklı cansızlıklarına farklı vasıflar katar bunlar. İşyerinde göz göre göre, yüzde yüz haksız icraatları ile memurlarına zulmeden sureta insan gözüken kişilere cansız canavar denir mesela.
Ona göre insan demek; mus'ab olduğumuz onca devahi ve dert karşısında şahsiyetini, çıkarlarını, 'ben, ben, ben' diye kendini göstermek isteyen enaniyetini her şeye rağmen bastırabilen kişi demektir. Atalarımızın "Edeb ya Hu!" deyişine paralel olarak "Fedakârlık ya Hu!" diyen, diyebilen böyle kişilerdir. İçtimai nizam ve ahenk böyle fedakâr ruhlarla ancak sağlanabilir.
Daha "Ona göre insan demek" deyip, Hocaefendi'nin insan anlayışına vurgu yapan ana düşünceleri aktarabilirim. Fakat buraya kadar aktardıklarımın Ramazan'dan birkaç gün önce gerçekleşen bir sohbette dile getirdiği düşüncelerinin daha iyi anlaşılmasına yeterli zemini teşkil ettiğine inandığım için iktifa ediyorum.
Çalkantıları çalkantıların takip ettiği, mübalağası içinde 24 saatte 24 defa gündemin değiştiği günlerdi o günler. Halinden besbelli, gözlerini her zamanki gibi afaka dikmiş, bedenen burada ama hayalen gelecekte yaşadığı izlenimini veren bir haldeydi. Birazdan yapılacak tefsir dersi için salona girişler olmaya başlamıştı. Dersi takip edecekler salona giredursun, o gözlerini diktiği noktadan ayırmaksızın Alvar İmamı'na ait şu dizeleri içli bir eda ile okuyordu: "Âşık der incitenden / İncinme incitenden / Kemalde noksan imiş / İncinen incitenden."
Anlaşılan oydu ki incinmişti. Zaten Hocaefendi gibi "ateş önce beni sonra düştüğü yeri yakar" diyen bir insanın gündemdeki hadiselerden incinmemesi mümkün değildi ki!. Fakat sonra anlaşıldı ki incinmesi genel gündemin yanında hususi dairede, belki kendisinin de taraf olduğu bir hadise ile alakalıydı. İhtimal muhatap salonda, dinleyiciler arasındaydı. Zaten bu türlü şeylerde "ima edilen ve mesaj verilen mevzuun kahramanı benim, hadise de şu" demedikten sonra kimse net olarak bilemez neyin ne olduğunu. Tahminler yürütebilirler. Fakat adı üzerinde tahmin. Dolayısıyla aşağıda aktaracağım tespitlerin gerçek sebebini bilemiyoruz. Bununla beraber verilen mesajlar açık ve net; herkesin istifadesine hazır ve nazır. Kaldı ki bu bir peygamber ahlakı. Muhatabı rencide etmeden, isim vermeden, hadise ekseninde genel mesajların verilmesi.
Biz dönelim "Âşık der" ile başlayan dizelerini takip eden sözlere. "Müslümanlığın kaderiyle alakalı öylesine problemler var ki şu an, bunları görmezden geliyor ve şahsi çekişmelerimizle kendimizi meşgul ediyoruz. Hâlbuki öyle bir zaman dilimindeyiz ki, bir insan kanser olsa şimdi, karşı karşıya olunan hadiseler karşısında onu bile hiç aklına getirmemeli."
Mana ve muhteva bütünlüğüne zarar vermeyecek ölçüde tasarruf ederek, usul gereği mealen diyerek devam edeyim: "Şu ana kadar düşmanların cefası kadar dostların da nice vefasızlığını gördüm. Ama Allah'a yemin ederim, dost vefasızlıklarından hiçbirini hiç kimseye anlatmadım. Bir yâri vefadar bulamayıp ağladığım çok anlar olmuştur benim. Evet; azıcık yürekli olmalı insanlar. Şu problemler çözülsün, Allah bin defa benim canımı alsın diyecek kadar yürekli."
Mevzu anlaşılmıştı; anlaşamamazlık. Hâlbuki İslam olan insan, ukbayı dünyaya önceleyen insan, tekvini ve teşrii kurallar bütünlüğü içinde hayatı kucaklayan insan, Allah'a kayıtsız şartsız kul olan insan, her şeyinde adalet ve eşitliği gözetip kul hakkına riayet eden insan ve ene'sini nahnü'ye feda edip buz parçası yerine deryada damla olmayı tercih eden insan, bugünü ve yarını ilgilendiren bunca derdin yanında anlaşamazlıkta anlaşmalı, yeni sorunların parçası olmamalıdır.
Pekâlâ, bu manada dünya cennetlere döner mi? İnsanlar kâinatı uhuvvet beşiği, kendilerini de o beşikte yatan kardeşler olarak kabullenip, ahenk içinde, tartışmasız-nizasız; kavgasız-gürültüsüz bir hayat sürebilirler mi? İradenin yani insan olmanın, daha doğru tabirle İslam olmanın hakkını verirsek neden olmasın? Hele bu iradeyi hakkıyla devreye koyalım; göreceksiniz, Rabb'imiz lütuf ve ihsanını sağanak sağanak üzerimize yağdıracaktır. İnanmakta zorlananlara tavsiyem; denesinler. Kazançtan başka kayıpları olmayacaktır. Ne güzel demiş Osman Hulusi Efendi:
"El ile dövseler de,
Dil ile sövseler de,
Bin kez incitseler de.
Bir can incitmeyesin."
Yazıya başlık yaptığım cümleyi mi merak ettiniz? Bu sohbet faslının son cümlesiydi: "Belki bir gün biz de insan oluruz."
Ahmet Kurucan - ZAMAN